Blog

10 Aralık 2017

Bir vaka sunumu: Suçluluk Duygusu ve Alkol

Bir polisin psikobiyografisi

Yaklaşık üç yıl önce Oslo Emniyet Müdürlüğü’nden bir mektup aldım. Şaşkınlıkla mektubu açtığımda, Dedektif Harry Hole’nin Emniyet Müdürünün kararıyla yoğun bir psikoterapi sürecinden geçmesi gerektiği, bunu ilk yüz yüze yapılan seanslardan sonra ‘skype’ ile sürdürüp sürdüremeyeceğim soruluyordu. Verdikleri kısa biyografik bilgiye göre Hole Oslo Emniyet Müdürlüğü’nün açık ara en iyi dedektifiydi ama ufak bir sorun vardı; alkolikti. Episodlar halinde dipsomanik bir  şekilde içiyordu ama ayık olduğu zamanlarda kimsenin çözemediği vakaları çözüyor, kendini işine delicesine, büyük bir sorumluluk duygusuyla adıyor ve hayatın devamı ancak o vakanın çözülmesine bağlıymış gibi acı çekiyordu. Ama artık herkesin canına tak etmişti ve terapiyi kabul etmez, alkol problemini çözmezse işinden olacaktı. Sonrasından herkes emindi, kendini öldürmezse, alkol bu işi onun için zaten yakın zamanda yapacaktı. Eğer kabul edersem, Emniyet Müdürlüğü’nün sıkı bir işbirliği içinde olduğu psikolog Stale Aune bana daha ayrıntılı bilgi verebilecekti. Aune yıllardır Hole’yi alkol sorunu nedeniyle izlemiş, zamanla yakın dost olmuşlardı. Suçlularla ilgili olarak da Hole’nin suçluların psikolojisini, davranış motiflerini anlayabilmek için sıklıkla baş vurduğu bir profesyoneldi Aune. Oslo Emniyet Müdürlüğü ilk olarak bu terapiyi Aune’nin yürütmesini istemiş ama o artık aralarındaki ilişkinin bir terapi yürütmek için uygun olmaktan çıktığını söyleyip beni önermişti. Aune’yle İsviçre Jung Enstitüsü’nün düzenlediği Suç ve Ceza Sempozyumu’nda tanışmıştık yıllar önce. O, ‘Suç Kavramının Jungien Arketipleri’ başlıklı bir konuşma yapmıştı, ben de, ‘Anadolu Masallarında Adalet ve Spritualizm’ hakkında konuşmuştum. Biribirimizin konuşmalarını beğenmiş ve ardından Dosteyevski’nin Suç ve Ceza romanında nihilizmi işleyiş tarzı üzerine iki şişe Pinot Noir eşliğinde uzun bir sohbetimiz olmuştu, sempozyumun düzenlendiği Basel’in en eski ve lüks oteli Dreikönigen’inin devasa pencerelerinde Ren nehri dışarısının eksi bilmem kaç derecesinde buz tutmamak için hızla akıp giderken. Piyanoda yaşlı bir siyahi adam Duke Ellington çalıyordu durmadan. Sonradan öğrendim ki, Sex Pistols’dan sonra Harry Hole’un hayran olduğu cazcıydı Ellington.

Bu teklif çok heyecanlandırdı beni. Oslo’yu, Bergen’i görmek istiyordum ve İskandinav polisiyesi de çok ilgimi çekiyordu. En sevdiğim polisiye yazarı Norveçli Jo Nesbo’ydu. İskandinav yazarların o karanlık ve erkeksi dünyası çok ilgimi çekiyordu. Ve bana, “Norveçli alkolik bir dedektifi tedavi et!” diyorlardı. Bunu reddetmem mümkün değildi ama çok zor olacağını tahmin ediyordum. İlk iki buluşmamızın Oslo’da gerçekleşmesini istiyorlardı ama bunun doğru olmayacağını, onu kendi ofisimde görmek istediğimi belirttim. 2014 Ekim’inin güneşli bir sabahında Harry Hole İstanbul’a geldi ve Pera Palas’ta onun için ayırttığım odaya yerleşti. O odada daha önce Agatha Christie kaldığı için seçmiştim oteli ve özellikle o odayı. Ben de bir hafta sonumu o odada geçirmiştim ve duvarlarındaki raflarda Agatha Christie’nin bütün romanlarının olduğunu biliyordum. Hole’nin elinde iki buzlu Jim Beam kadehi, arkasındaki raflarda Hercule Poirot’nun maceralarının anlatıldığı kitaplar, Haliç’te günbatımını izleyerek hayatını gözden geçirmesinin iyi olacağını düşünmüştüm nedense. Poirot ile o kadar zıt karakterlerdi ki. Poirot’nun her daim badem yağıyla taranmış ve yukarıya doğru kıvrılmış bıyıkları, sinek kaydı tıraşı, biraz evvel ütülenmiş ve mutlaka Belçikalı bir terzinin elinden çıkmış takım elbisesi, kısacık boyu, komik beden yapısı ve elinde zarif porselen çay fincanıyla Pera Palas’ın Fransız balkonundaki tırabzanlara kirlidir diye dokunmadan dikkatlice aşağı bakmasıyla, Hole’nin üzerinde soluk Levi’s kotu, ayağında Doc Martin’s botları, uzun bacaklarını balkon demirlerine uzatması ve kopmuş sağ orta parmağının yerine takılan metal protezi hafif hafif masanın üstünde bulduğu ve viskisini doldurduğu su bardağına vurması ne kadar farklıydı. Hangisi orada kendini daha rahat hisseder diye soracak olursanız, Hole kendini hiçbir yerde rahat hissetmiyordu ki. Sonradan öğreneceğime göre belki yalnızca Rakel onu o vahim olaydan sonra terk ettikten ve o da meslekten ayrılıp bir süre yaşadığı, zaten herkesin bir başka yere ait olduğu Hong Kong’ta daha rahattı ve tam olarak aslında Rakel’in olduğu her yerde.

Harry’yi ilk olarak o İstanbul’a geldikten ve oteline yerleştikten sonraki gün Arnavutköy’deki ofisimde gördüm. O ana kadar bütün iletişimi asistanım yürütmüştü ve ben seans odamdan aşağıya bekleme odasına indiğimde köşedeki üçlü koltuğa upuzun bacaklarını uzatıp yatar gibi oturmuş, kısacık sarı saçları, soluk cildi ve üzerindeki ince kılcal damarları alkolle olan teşriki mesaisini ele veren burnuyla, hayat onun için ne ifade ediyor belli olmayan ama delici ve her şeye hemen hakim olduğu izlenimi veren o meraklı mavi gözlere sahip o uzun, belli ki kendine acı çektirircesine spor yapan adamı gördüm. Acı çekmenin yaşadığını hissetme yöntemi olduğunu daha sonra öğrenecektim elbette. Ayağa kalktı, tokalaştık, kendimi tanıttım, gülümsedi ve yukarı seans odama çıktık. Benim berjerimin karşısındaki ikili koltuğa oturduğunda, göz ucuyla yan duvarı kaplayan kitaplığa ve oradaki Almanca, İngilizce psikiyatri, psikoloji kitaplarına baktı.

“Evet doktor, beni iyileştir de katillerime döneyim,” dedi alaycı olmayan bir ses tonuyla. “Hasta mısınız?” diye sordum. “Hayır ama kendimi öldürmemek, bildiğim tek işi yapabilmek ve Rakel’in benimle birlikte olmasını sağlamak için alkolle olan ilişkimi bitirmem gerekiyor,” dedi. “Başka bir ilişkiye başlamak için, şu anki ilişkinizi bitirmek istiyorsunuz, öyle mi? Bu ilişkinin nesi var?” dedim. Gözlerini gözlerime dikti ve onu kazanabileceğimi anladım.

O gelmeden önceki iki haftada biraz dersime çalışmıştım. Aune’yle konuşmuştum bir de. Norveç ve Oslo hakkında bilgi edindim, hatta hukuk ve polis sitemiyle ilgili bile bir sürü şey okudum Google’da.

Norveç diğer İskandinav ülkeleriyle karşılaştırıldığında kendini biraz değersiz hisseden, bu nedenle de narsistik bir tutumla kendini diğer İskandinav ülkelerinden farklı gören, izole bir ülkeydi. “Biz asla Volvo gibi bir araba ya da Tuborg gibi bir bira yapamadık. Dışarıya sadece tabiatımızı sattık ve bir şeylere kafa yormaktan kaçındık. Biz huysuz ve ve alıngan bir milletiz, hepsi bu,” demişti bir gün Harry. Sosyal refah düzeyi çok yüksek, yapılan uluslararası anketlerde dünyanın en mutlu insanlarının ve hatta annelerinin yaşadığı bir ülkeydi oysa Norveç. Oslo dünyanın en güzel şehriydi Oslo’lulara göre. Her Oslo’lu dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın önünde sonunda Oslo’ya dönmek isterdi mesela. Hani İstanbul aşığı Yahya Kemal’e sormuşlar, “Ankara’nın nesini seversiniz?” diye, “İstanbul’a dönmesini,” diye yanıtlamış. Oslo’lular da biraz öyle. Ama öte yandan alkol ve uyuşturucu kullanma oranı en yüksek şehirlerin de başında geliyordu Oslo. İntihar oranları da bir tık yüksekti diğer Avrupa ülkelerine göre. Kadın erkek eşitliği kağıt üzerinde ne kadar harika olursa olsun, erkekleri oldukça sert ve kadın-erkek ilişkilerinde rollerin belirli olmasından hoşlanıyorlardı.

 

Harry Hole’ye gelirsek tekrar: Annesi Harry küçükken, öğretmen babası da 10 yıl kadar önce kanserden ölmüş. Ne zaman bir araya gelseler söyleyecek hiçbir şey bulamadıkları bir ilişkileri varmış onunla. Polis olmasını pek istememiş ama sesini de çıkarmamış. Annesi iyi kalpli, zeki bir kadınmış ve Yarı Sami’ymiş. Onu hâlâ özlüyormuş. Bir kız kardeşi var. ‘Ucundan’ Down Sendromu var Søs’un. Harry’nin tecavüz olarak yorumladığı bir ilişkiden hamile kalmış yıllar önce. Harry derin bir suçluluk duygusuyla kız kardeşini koruyamadığını düşünüyor. Zaten Harry’yi tanımlayan iki kelimeden biri suçluluk duygusu. Diğeri de suçluluk duygusunun psikolojik telafisi olarak devreye giren mutlak adalet arayışı. Bu dünyadaki bütün suçların sorumlusu, sorumlusu olmasa bile, suçlunun ortaya çıkarılmasından sorumlu kişi kendisiymiş gibi hissediyor ve davranıyor. Alkolü de bu bağlamda değerlendirmek yerinde olur sanırım. Ne zaman adaleti sağlayamıyor, karnındaki köpekler havlamaya başlıyor Harry’nin ve sonunda Jim Beam şişesine sarılıyor. Öğretmen ebeveyn dünyanın her yerinde öğretmen ebeveyndir dedim bir gün Harry’ye. “Evet,” dedi. “Hep bir şeyleri eksik yapmışsındır. Bütün çocukluğum sınıfta kaldım hissiyle geçti.”

Oysa çocukluğunu sorduğumda, sorunsuz, sevgi dolu ve güzel bir çocukluk geçirdiğini söyledi. “Hayatım boyunca beni çok seven insanların arasında oldum. Bana ne istediysem verdiler. Kısacası neden böyle biri olduğumun açıklaması yok. Yani neden alkolik olduğumun,” dedi. Mutsuzluğunu, umutsuzluğunu, gelecekle ilgili hiçbir plan yapamıyor olmasını, yaşadığı günü geçirebilmenin, yarının bugünkü gibi olmasını ummanın dışında elinden neden bir şey gelmediğini açıklayamadığını ekledi.

O mutlu çocukluktan bana birkaç anı anlatmasını istediğimde, babasıyla, annesiyle sevgi ve şefkatin, aile sıcaklığının hissedildiği birkaç yaşantı; durdu, baktı ve aklına bir şey gelmediğini söyledi. Çok tipiktir, güzel bir çocukluğu olduğunu düşünüp de bununla ilgili hiçbir anısı olmayanlar aslında sıkıntılı, sevgi ve onay açısından eksik bir çocukluk yaşamışlardır çoğunlukla. Mutlu anılar bastırılmaz çünkü. İnsan babasıyla futbol oynadığını, güreştiğini, kızlardan konuştuğunu, ilk birasını ne zaman içtiğini, babasının kendisine ne zaman ve nasıl yüzme öğrettiğini filan anımsar. Annesinin köftelerini, ateşlendiğinde nasıl alnına soğuk bez koyduğunu, canı yandığında sarıldığını, ve en önemlisi hiçbir sebep yokken durup dururken sarıldığını anne babasının kendisine. Bu anılar yoksa, bunlar yaşanmamıştır.

Harry’de de bunlar eksikti işte. Hep kendi başının çaresine bakması beklenmişti ondan. Bunu konuştuğumuzda, çok daha yeni yaşanmış bir şey anımsadı ve anlattı. Kız kardeşi Søs’un Down Sendromu vardı ve safça herkese inanıyordu. Kendisinin çok çalıştığı için onunla ilgilenemediği sıralarda bir erkek arkadaşı olmuş ve onun tarafından tecavüze uğramıştı. Bu ifadeye rağmen hamile kaldığı için korktuğunu ve bu tecavüz yalanını uydurduğu yönünde bir bilirkişi raporu vardı. Çok kötüydü Søs, Harry ne yapacağını bilemediğinden babasını arayıp yardım istediğinde, “Beni rahat bırakın!” deyip telefonu kapatmıştı. Böyle bir anda bunu yapan babanın geçmişte de başka türlü davranmadığını tahmin edebiliriz. Çocukluğunda da büyük olasılıkla kız kardeşinden sorumlu hissetti Harry kendini. Yalnızca başını salladı Harry bu yorumuma. Ne zaman herhangi bir sebeple gözünü üzerinden çekse, Søs’un başına bir şey geliyordu ve Harry’nin suçluluk duygusu bir kat artıyordu. Søs’u koruyamadığı için vicdan azabı çekiyor, Jim Beam’e daha çok sarılıyordu. Çok sevdiği, kendisini ondan sorumlu hissettiği kız kardeşine hep bir şeyler oluyordu. Beceremiyordu Harry, sevdiklerini korumayı beceremiyordu. Fakında olmadan hiç kimseyi bu kadar sevmemesi gerektiğini öğrenmişti. Ve dünyanın kötü insanlarla dolu olduğunu. Adalet diye bir şey yoktu. Adaleti gözeten de kimse yoktu zaten. Kötüler, suçlular kol geziyordu ve kimse bir şey yapmıyordu. Acı çekiyordu ve bu acıyı dindirmenin yolunu da keşfetmişti, daha henüz lisedeyken; alkol. Baba tarafında alkolikler vardı ve ona da sağlam bir karaciğer miras kalmıştı o taraftan. Şimdi taksi şoförlüğü yapan, çocukluk arkadaşlarından, bugün de görüştüğü tek kişi Øysten Eikland’la saatlerce Slipknot dinler bira içerlerdi.

Sonra polis olmaya karar verdi. Polis Akademisi’ne gitti ve hukuk okudu. Her ikisini de ortalamanın biraz üstünde notlarla bitirdi. Ağır suçlar bölümüne girdi, sonra bir yıl FBI’da seri cinayetler üzerine uzmanlaştı. Kötünün devamlı kötülük yapacağına, kendiliğinden kötülük yapmaktan vaz geçmeyeceğine inanıyordu. İnsanın ve kendisinin de içindeki kötüyü keşfetmişti ve kötüyle başa çıkmanın tek yolu takıntılı bir şekilde adaletin peşinde koşmaktı. Adalet, ne olursa olsun, neyle sonuçlanırsa sonuçlansın gerçekleşmeliydi. O kadar ki hayatının kadını Rakel’in oğlu Oleg’in bile suçunu ortaya çıkarmaktan alı koyamamıştı kendini.

Babası gibiydi Oleg’in. Rakel’in Moskova’da tanıştığı, sevgili olduğu ve evlendiği Rus kocasındandı Oleg. Adam hiç babalık yapmamıştı Oleg’e. Harry bütün yabaniliğine rağmen kendisinden ummadığı bir performansla çok yakın olabilmeyi becermişti oğlanla. Ama Rakel buna rağmen uzaklaştırmıştı hayatlarından Harry’yi. ‘Kardan Adam’ vakasını çözerken sağ el orta parmağını kaybetme pahasına Rakel’in hayatını kurtarmıştı ama böyle bir hayat istemiyordu Rakel ve haklıydı da. Ya ölümle burun buruna oldukları bir hayatları olacaktı ya da Harry’nin kendini yok edercesine içki içmesine tahammül etmesi gerekecekti. O da bir nevi orta parmağını kesip attı ve Harry’yi hayatından çıkardı. Harry de ne kadar uzağa gidebileceğini düşünüp Hong Kong’ta karar kıldı. Alkol dışında başka uyuşturucular da girdi orada hayatına. Morfin ve bilumum acı dindirici madde. Midesindeki köpeklerin havlamalarına, zincirlerine asılmalarına tahammül edemiyor ve Jim Beam şişesine sarılıyordu. Nicolas Cage’in bir alkoliği oynadığı ve ölümüne aşkın peşinde koştuğu ‘Leaving Las Vegas’ filmini hiç beğenmediğini anlatmıştı seanslardan birinde, hiç yeri yokken. Ya da ben o sırada bağlantıyı kuramamıştım. Cage’in her türlü içkiyi hiçbir seçicilik göstermeden içmesine takılmıştı. Böyle bir alkolik olmazdı, her alkoliğin bir içkisi olurdu. Bir kimliğinin olmasının ne kadar önemli olduğunu anladım zamanla Harry Hole için. Hepimiz için önemli elbette kimliklerimiz ama onun var olan kimliğine kendisini de inandırması için nasıl bir uğraş içinde olduğunu, görülmek istediğini, buna olan ihtiyacını. Jim Beam dışında hiçbir içki içmeyen, kötüleri önünde sonunda mutlaka yakalayan, sıra dışı hayat tarzı ve sıra dışı sevme yeteneğiyle ünlü polis dedektifi Harry Hole. Avustralya’daki seri katili yakaladıktan sonra televizyonlara çıkacak kadar ünlü olmuştu. Ne kadar garip ve itici gelse de, görüyor olmaları onu, görmüş olmaları iyi gelmişti. Öte yandan yok olmak için de elinden geleni yapıyordu.

Suçları büyüktü Harry’nin. “Sekizinci sınıftaydım,” diye anlatmaya başladı bir gün. Yan sınıfa Kristin diye bir kız gelmişti. En iyi arkadaşı Terje’yle sevgili olmuşlardı. Terje okulda en beyaz dişlere sahip olan ve bir müzik grubunda gitar çalan bir çocuktu  ve en iyi arkadaşıydı Harry’nin. Sorun şuydu ki, Kristin yıllardır beklediği kızdı. Zamanla Kristin’le arkadaşlığı ilerlemişti Harry’nin. Akla gelebilecek her şeyi konuşabiliyorlardı. “Olan oldu bir gün,” dedi Harry, “Biz birlikte olduk. Korkunç bir cinayetin suç ortakları gibiydik. Ben en yakın arkadaşının sevgilisini ayartan bir günahkardım, o da sevgilisinin en yakın arkadaşıyla sevişmişti. Günahlarımız bizi birbirimize bağlıyordu.” Yakalamaya çalıştığı suçlularla, kötülerle de böyle bir ilişkisi, bağı vardı Harry’nin. Onlar aracılığıyla suçlu olan kendisini teslim ediyordu adalete. Çünkü kendini cezalandırmaya cesareti yoktu. “Bunu nereden çıkardın?” diye sorduğumda da şunu anlattı.

Ronny Stiansen’i o öldürmüştü aslında. Ortağını. Ve genç bir çocuğun boynundan aşağısının sakat kalmasına neden olmuştu. Bir şüpheliyi izlemek için direksiyonun başına geçmişti, Ronny arabayı kullanmayı teklif etmesine rağmen reddetmişti ve bir benzin istasyonundan çıkan o acemi çocuğun arabasına çarpmışlardı. Ronny ölmüştü, çocuk da sakat kalmıştı. Tabii ki alkollüydü. Emniyet durumu örtbas etmiş ve arabayı Ronny’nin kullandığını söylemişlerdi. Sustu ve suçunun cezasını çekmeye cesaret edemedi.  Bu yalanla yaşamanın aşağılık duygusundan daha iyi, daha cazip değil miydi suçu üstlenmek ve bunun utancını yaşamak? Ama hayır, o hayatta olmaktan yine de memnundu.

Hayatının amacını sordum bir gün Harry’ye. “Neden yaşıyorsun? Hayatınla ne yapmak istiyorsun, ne yaptın bugüne kadar hayatınla? Anlam ne demek senin için?” Sanki bu konudan başka bir şey düşünmezmiş gibi hemen yanıt verdi: “Kötüyü anlamak istiyorum. Sevgiyi, aşkı anlamak istiyorum. Ve içimdeki köpek havlamalarını susturmak.” Kötüyü anlamaktan daha çok, kız kardeşi ve hayatına giren, onun yüzünden başlarına büyük kötülüklerin geldiğini düşündüğü kadınların yarattığı suçluluk duygusuyla hayattaki kötüyü ortadan kaldırmak zorunda hissediyordu kendini. Ve sevmek hep acı vermişti işte ona. Kristin intihar etmişti, gençlik sevgilisi. Hayatında ilk kez aşık olduğu, o kızıl saçlı, soluk tenli, incecik İsveçli kız, Brigitta. Onu da zamanında bulamadığı katil öldürmüştü. Yine zamanında bulamadığı ‘kardan adam’, o zeki seri katil Rakel’i öldürecekti neredeyse. Rakel’in hayatına karşılık sağ el orta parmağını bırakmıştı hiç düşünmeden. Oğlu Oleg, oğlu gibi sevdiği Rakel’in oğlu Oleg katildi ve onu adalete teslim etmek zorundaydı. Seçim yapmak zorunda kaldı ve Oleg’in onu öldürmesine, öldürmek için ateş etmesine izin verdi. Sevgi hep kötüyü beraberinde taşıyordu Harry için. Neden? Bunu anlamaya çalışıyordu aslında. Ve bu nedenle de karnındaki köpekler susmak bilmiyordu ve kötülük yol olmayacaksa, kötülüğü yok etmeyi beceremeyen Harry kendisi yok olana kadar içmeliydi. “Jim Beam şişesinde balık olsan,” dedim bir gün Harry’ye. Gülümsemedi bile. Aslında hayatının tam bir kaos olmasının, kendini mahvetmek için böylesine çabalamasının, peş peşe yaşadığı sorunlu ilişkilerin arasındaki karanlık dönemlerde içkiye sarılmasının sebebi neydi?

“Ne istiyorsun kadınlardan?” diye sorduğumda bir gün, bir ilkokul anısını anlattı. Öğretmen ona Kurbağa Prens’te prens rolünü oynatmış. Neden bunu anlattığını, aklına neden bu anının geldiğini sorduğumda, “Hayatım boyunca bir prensesin gelip beni kurbağa olmaktan kurtarmasını bekledim gibi hissediyorum kendimi,” dedi.

Anna’nın katilini bulduktan sonra, Noel yemeğine oturmadan önce Rakel ne dilediğini sormuştu Harry’ye. Harry pencerenin yanında ayakta durmuş, karın yavaş yavaş Oslo’yu teslim alışını izliyordu. Oleg odasındaydı, Rakel yanındaydı. Rakel’in Moskova’daki boşanma davası olumlu sonuçlanmıştı. “Ne isteyebilirim ki, her şey ama isteyebileceğim her şey yanımda,” diyordu kendine Harry. Ama işte Rakel’le tanışmadan önce kısa bir süre birlikte olduğu Anna da, o katili yakalayamadan öldürülmüştü. Yine becerememişti. Üstelik bütün hayatını geçirmek istediği kadın olan Rakel ve oğlu gibi sevdiği Oleg Moskova’da uğraşıp didinirlerken o kendini kaybedecek kadar içip Anna’yla tekrar sevişmişti. Neden yapıyordu bunu? “Birine çok yakın olmak acı çekeceğinin garantisi senin için Harry. Bir kadını uzaklaştırmanın en kestirme yolu başka bir kadınla sevişmek değil mi? Bilinçdışın bu basit oyunu oynuyor işte sana. Belki de o kadar da akıllı olmak zorunda değilsin Harry,” dediğimde mi karar verdi terapiyi sonlandırmaya bilmiyorum.

Aradan iki yıla yakın zaman geçti. Harry şimdi Polis Akademisi’nde ders veriyor, Rakel ve Oleg’le Rakel’in Oslo’ya yukarıdan bakan o müstakil evinde yaşıyor. O Noel akşamı Rakel’e yalan söylemişti: “Huzur.” Sanki huzur bir nebze olsun Harry Hole’ye de uğramış gözüküyor, en azından bu mesafeden, uzaktan, yani İstanbul’dan bakınca Oslo’ya.

 

 

,
Alper Hasanoğlu
Alper Hasanoğlu Hakkında

Alper Hasanoğlu 1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'nin ardından Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. İki yıl Çorlu Devlet Hastanesi'nde görev yaptıktan sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Fizyoloji ihtisası yaptı. Ardından İsviçre’de Basel Üniversitesi'nde psikiyatri ihtisası yaptı ve yine Basel Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2010 yılında Türkiye'ye dönerek kurmuş olduğu TherapiaGroup çatısı altında ekibiyle birlikte klinik çalışmalarına devam etmektedir. Yazarın Remzi Kitabevi’nden yayınlanmış Bir Terapistin Arka Bahçesi, İlişkilerin Günlük Hayatı ve Çocuklarda Rezilyans isimli üç kitabı ve Doğan Kitap'tan yayınlanmış Aşkın Halleri adlı bir kitabı bulunmaktadır. 2009-2016 tarihleri arasında Radikal (gazete)'de köşe yazarlığı yapan Hasanoğlu, ayrıca Milliyet, Duvar ve Diken’de köşe yazarlığı yaptı. Alper Hasanoğlu iki çocuk babasıdır.

3 Yorum
  1. Ziya Özsökmenler 11 Aralık 2017 at 00:33 Cevapla

    Ceyhan lütfen “ses etme” ..
    😊

  2. hande günal kolukısa 11 Aralık 2017 at 02:42 Cevapla

    Hanry hole bana göre fonksiyonel bir alkolik. Çünkü diğer allolikler gibi akşamdan kalma olmuyor, işini sorumluluğunu yerine getiriyor. Saldırganlaşmıyor, aşağılık kompleksinden içmiyor. Sizin de söylediğiniz gibi sıradışı bir sevgi ve sıradışı bir iş anlayışı var. Aslında alkol almasa da Rakel’le ilişkisi değişmeyecekti. Daha çok işi yüzünden araları bozuluyordu. Alkolik olmayı savunmuyorum. Ama hümanist, işkolik,nazik,sevgi dolu ama güçlü insanların kaderi bu. Alkole başvurmak. Etik olarak daha üstte ve ve farkında insanlar bunlar. Bütün bunlar cesaret ister. Kendini başkası için gözünü kırpmadan ölüme atmak vs. Aşırı nezaket ve farkındalıktan çektikleri acıyı dindirme isteği. Bilmiyorum Ben böyle düşünüyorum. Bu arada Alper bey size Joe Nesbo’yu üstün körü okumuşsunuz diye paylaştığınız bir yazıdan dolayı kızmıştım aylar önce. Özür dilerim. Tüm romanlarını ne kadar detaylı okuduğunuzu anladım. Bu yazdıklarımda haklılık payı var mı? Sizin fikrinizi almak isterim vaktiniz varsa. Yani alkolik deyince kitabı okumamış insanların aklına içince sapıtan bir baltaya sap olamamış adamlar gelir ya, bu adam onlardan değil. Alkoliklerin % 20 si sadece bu kategoride diye biliyorum.

  3. Günaydın.Bayıldım.Uzunluğuna sabretmeme değdi.iyi Haftalar

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir