Blog

16 Kasım 2017

Sigmund Freud – Hayatı ve Eseri…

Sigismund 6 Mayıs 1856 yılında bugün Çek Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Freiberg kentinde dünyaya geldi. Gençlik yıllarında Sigismund ismini, Yahudi fıkralarında geçen Temel benzeri bir ad olduğundan Sigmund olarak değiştirdi. Her halükarda aile içinde o ‘Sigi’ydi.

Freud’un anne babası bugün Ukrayna sınırları içinde kalan doğu bölgelerinden gelmişlerdi. Babası Jakob gezici tüccardı, küçük ev eşyaları satıyordu, dindar biri değildi. Daha önceki iki evliliğinden iki erişkin oğlu vardı ve 1855 yılında Amalie Nathanson’la üçüncü evliliğini yaptı. Amalie kendisinden 20 yaş küçüktü, aşırı dindar ve ekonomik olarak daha iyi durumda olan bir aileden geliyordu. Sigmund’dan sonra yedi çocuk daha doğurdu ama Sigi onun ilk göz ağrısı ve ailenin de altın çocuğuydu.

Oldukça zor koşullarda yaşıyorlardı. Fakirdiler, tek odalı bir evleri vardı. Ve Sigi büyük ihtimalle ileride ‘ilk sahne’ olarak adlandıracağı, çocuğun anne babasının sevişmelerini ilk gördüğü ve dehşete kapıldığı ana defalarca tanık olmuştu. Freud’a göre babanın anneye yaptığı ‘şey’i çocuk bir agresyon belirtisi olarak yorumlar ve bunun da kişide travmatik sonuçları olabilir. Bu ilk sahne, gelişim bozukluklarına yol açan ilk ruhsal yarasıdır çocuğun.

Küçük Sigi’nin bir başka ruhsal yarasına neden olan kişi de evdeki dadıydı, Bayan M. Z. Sigi onu “cinsel şeylerdeki öğretmeni” olarak adlandırır ama bugünkü terminolojiyle yaşadığı şey aslında cinsel tacizdir. Birlikte küvet içinde çıplak banyo yaptıklarını ve bir keresinde dadının menstrüasyon kanı nedeniyle suyun renginin pembeye döndüğünü anımsar Sigi. Dadı yaptığı küçük hırsızlıklar nedeniyle işten atılır ama Sigi’nin onun işten atılmasına yaptığı yorum biraz farklıdır: “Cinsellik tehlikeli bir şeydir ve cezalandırılır.”

Freiberg’de Sigi’yi oldukça etkileyen başka bir olay daha olur. Bir gün babası kaldırımda yürürken biri “Pis Yahudi!” diye bağırarak başındaki şapkasına vurup düşürür. Sigi babasına onun ne yaptığını sorar. Şapkasını çamur içindeki yoldan alıp hiçbir şey demeden yoluna devam ettiğini öğrenince onun adına utanç duyar. Babası gözünden düşmüştür artık. O daha güçlü ve sert bir baba istiyordur. Burada da Ödipus kompleksinin temellerini bulabiliriz. Anneye duyulan aşk ve babaya duyulan nefretle başlayan ödipal dönemin Sigi’nin hayatındaki kökenidir bu anı sanki.

Sigi üç yaşına geldiğinde aile Viyana’ya göç eder. Viyana antisemitizmin en güçlü olduğu dünya şehirlerinden biridir. Bu göçün neden gerçekleştiği bilinmiyor. Ama üzerinde en çok durulan rivayet, büyük üvey abisinin annesiyle bir aşk ilişkisi yaşadığı ve bunun da büyük bir krize yol açtığı yönünde. Büyük çocukların daha sonra İngiltere’ye gönderilmesi de bu olasılığı güçlendiriyor.

Ailenin geçimini nasıl sağladığı da meçhul. Jakob Freud hala ticaret mi yapmaktadır? Sahte para işine girdiğiyle ilgili spekülasyonlar vardır. İngiltere’ye göç eden abilerinin bu sahte para işine bulaştığı biliniyor. 1865 yılında abisi Josef bu nedenle tutuklanır ve Freud ailesi Viyana gazetelerine haber olur.

Biz kahramanımıza dönelim. Sigi çok başarılı bir öğrencidir. Çalışkan ve zekidir. Okul birincisi olur. Tarihteki büyük kahramanlar çok ilgisini çeker. Büyük İskender, Hannibal, Napolyon kahramanlarıdır Sigi’nin. Müzikten hiç hoşlanmaz, hatta kız kardeşinin çaldığı piyanoyu evden attırır rahatsız olduğunu söyleyerek. Evdeki fazladan tek oda ona aittir. Ailenin diğer fertleri öteki tek odada kalırlar. Evin küçük despotudur, onun sözü geçer.

16 yaşına geldiğinde kendine fazlasıyla güvenen yakışıklı bir gençtir artık. İleride bu döneme ait bütün mektupları, belgeleri yok eder. Biyografisini yazacak olanlara malzeme bırakmak istemez.

Gençlik aşkları üzerine de çok az şey biliyoruz. 16 yaşındayken Gisela Fluss Sigi’yle oldukça ilgilenmiştir ama o Amalie’ye, annesine hayrandır.

1871 yılında liseyi bitirir ve tıp fakültesine girer.

Freud tıp okumaya karar verdi evet ama iyi hekimlerin sahip olduğu bir fedakarlık duygusu ve insanlara yardım etme isteği nedeniyle değil. Onun içinde büyük bir bilim insanı olma hırsı vardı. Darwin olmak istiyordu o. Nitekim daha sonra kendini Darwin ve Kopernik’le aynı sınıfa koyacaktı. “Bilimle uğraşmak, profesör olmak,” istediğini yazmıştı bir arkadaşına. Ama antisemitizmin iyice güçlendiği Viyana’da istediklerini gerçekleştirmesi oldukça güçtü.

Bu arada felsefeye de ciddi ilgi duyuyordu. Özellikle Franz Brentano’nun seminerlerini kaçırmıyordu; Brentano bilinçdışı üzerine çalışıyordu. Eduard von Hartmann 1869 yılında ‘Bilinçdışının Felsefesi’ adlı birkaç ciltlik eserini yayınladığından beri, bilinçdışı konusu Viyana’da moda haline gelmişti. “Bilinçli ruhsal yaşam bilgisinin anahtarı bilinçdışındadır,” cümlesi Freud’a değil, 1789 – 1869 yılları arasında yaşamış C.G. Carus’a aitti. Bilinçdışını ön plana çıkaran Hartmann da bu terimi Schopenhauer’e borçluydu.

Schopenhauer çok daha önceden Freud’un keşfi olarak gördüğümüz konuları etraflıca işlemişti: Bilinçdışı, cinselliğin önemi, biseksüellik, haz prensibi, bastırma, sublimasyon, rasyonalizasyon, ölüm içgüdüsü vs.

Freud 1917’de Schopenhaur’in hakkını henüz teslim ediyordu, nitekim Darwin, Kopernik ve Schopenhauer’i insanlığın narsizmini kıran üç dahi olarak tanımlamıştı. Nasıl mı? 1. Kopernik’ten sonra dünya ve dünyanın sade vatandaşları insanlar evrenin merkezi olmaktan çıkmış, güneşin etrafında çaresizce dönüp duran bir uyduya dönüşmüşlerdi, 2. Darwin insanın bütün canlılar arasındaki üstünlüğüne son vermiş, onu diğer canlılarla birlikte evrim basamaklarında bir yere yerleştirmişti ve 3. Schopenhauer, ‘Ben’in (ego) kendi evinin patronu olmadığını, her şeyi bilinçdışının yönettiğini göstermişti.

Yıllar içinde bu görüşünü birçok kez tekrarlamış ama zamanla Schopenhauer’i anmaktan vazgeçip insanlığın üçüncü büyük kırılmasına kendisinin ve psikanalizin neden olduğunu söylemeye başlamıştı. Kendisini “ruhun Kolomb’u” olarak da tanımlayarak bugüne kalan en tanınmış otoportesini tamamlamış oldu.

Schopenhauer ve Nietzsche’nin Freud üzerindeki önemli etkisi daha sonra tekrar hakları teslim edilerek anılmaya başlamıştır. Hatta varoluşçu psikoterapinin günümüzdeki en tanınmış temsilcisi Irving Yalom ‘Nietzsche Ağladığında’ ve ‘Schopenhauer Tedavisi’ kitaplarında bu konuyu işlemiştir.

Tekrar Freud’un yirmili yaşlarına geri dönelim. 1876 yılında Trieste’de bir araştırma bursu kazandı. Yılanbalıklarıyla ilgili bir konuda çalıştı orada. 400 yılan balığının otopsisini yaptı ve özellikle testislerini inceledi. 1877’de Viyana’da tanınmış fizyolog Ernst von Brücke’nin öğrencisi oldu. Onun laboratuvarında, daha sonra birlikte histeri üzerine bir kitap yazacakları Joseph Breuer’le tanıştı. Yaşça kendisinden büyük olan Breuer bir süre için çok yakın arkadaşı oldu Freud’un. Hayatındaki çok önemli bir paternin ilk örneğidir Breuer. Çok yakın olduğu ve birlikte çalıştığı birinin bir süre sonra kendisini hayal kırıklığına uğratması ve onu hiç yokmuş gibi hayatından çıkarmasının ilk örneğidir. Breuer’i başlangıçta psikanalizin kurucusu olarak andı Freud. Daha sonra onu bir kenara bırakacak ve bu onuru kendine ayıracaktır.

Bu arada askere gitmek zorunda kaldı. Çok sıkıldı askerlik yaparken ama bu zamanı verimli geçirmeyi de başardı. Brentano’nun önerisiyle İngiliz filozof John Stuart Mill’in bazı eserlerini Almancaya çevirdi.

Askerlik hizmetinden sonra Viyana’da çok yüksek bir dereceyle tıbbı bitirdi. Yıl 1881’di. Ardından farklı enstitülerde küçük işler aldı ama ekonomik durumu hiç de iç acıcı değildi. Arkadaşlarından borç almak zorunda kaldı sık sık. 1882 yılında bilimsel çalışmalara son vermek ve hekim olarak çalışmaya karar verdi, biraz da hayat koşullarının zorlamasıyla. Biraz daha fazla para kazanmayı ummaktaydı, üstelik oldukça basit nedenlerle; Martha Bernays’a âşık olmuştu ve onunla evlenmek istiyordu. 1882 yılında, Martha’nin kızkardeşini ziyaret ettiği sırada tanışmışlardı onunla. Hamburglu varlıklı ve sofu denecek kadar inançlı bir Yahudi ailesinden gelmekteydi Martha. İlk bakışta aşktır bu ve iki hafta sonra kendi aralarında gizlice nişanlandılar. Gizlice, çünkü inançsız ve yoksul Sigmund, dindar ve zengin bir ailenin kızı Martha’ya uygun değildi, kızın anne babasına göre.

Yahudi olmak kariyer yapmanın önünde engeldi ama Freud kokainle tanıştığında bütün engelleri aşabileceği dahice bir şey bulduğunu sanmıştı. Güney Amerika’da yetişen koka bitkisinden elde edilen kokain Avrupa’da yeni yeni dikkat çekmeye başlamıştı. Kokainin yorgun ve tükenmiş askerlerin cesaretini arttırdığı biliniyordu. Freud da kokaini hem hastalarında, hem de kendisinde ve yakınlarında deniyordu. Ayrıca hayvan deneyleri de yapıyordu. Kokainle kendini vahşi ve güçlü bir erkek olarak hissediyordu. Nişanlısı Martha’ya, “Benim günlük dozumu verdiğim tavşan ölüverdi,” diye yazmıştı böbürlenerek.

Ağızdan kullanımı sırasında dilinde hissettiği uyuşma nedeniyle lokal anestezik olarak da kullanılabileceğini düşünmeye başlamıştı. Amerika kaynaklı yayınlara da dayanarak yazdığı ‘Koka üzerine’ (1884) adlı makalesinde, kokainin uyarıcı ve afrodizyak olarak, mide şikayetlerine karşı, ayrıca alkol ve morfin bağımlılığıyla mücadele etmekte kullanılabileceğini yazmıştı. Yani kısacası kokain her şeyi tedavi eden mucize bir ilâçtı.

Ama Freud bu çalışmalarını yaparken elini çabuk tutmamış, kokainle ilk deneyimlerini Freud’un çalışma odasında edinen meslektaşı Carl Koller 1884 yılında kokainin anestezik madde olarak kullanılabileceğini ondan önce duyurmuştu tıp dünyasına. Freud şaka yollu da olsa nişanlısını suçlamıştı bu durum için. Onu Hamburg’ta ziyaret ettiği sırada zaman kaybetmiş ve ünlü olma fırsatını kaçırmıştı.

Kokainle ilgili büyük bir hata da yapmış ve morfin bağımlılığını kokainle tedavi etmeye çalışmıştı Freud. Şiddetli ağrıları nedeniyle kullandığı morfine bağımlı hale gelen arkadaşı Ernst Fleischl von Marxow’a kokain başlamış ve onun morfinle birlikte kokain bağımlısı da olmasına yol açmıştı. Marxow birkaç yıl içinde acılar içinde öldü, büyük ihtimalle kokain nedeniyle çok daha erken bir yaşta.

Tıp dünyasında kokain hakkında şüpheler uyanmaya başlamış olmasına rağmen, Freud bir süre daha inatla kokainin oldukça faydalı bir ilâç olduğunda ısrar etti. Hatta kokainin alkol ve morfinle birlikte insanlığın üçüncü büyük belası olduğu söylenmeye başlamasına rağmen o, 1886’da açtığı muayenehanesinde insanlara kokain reçete etmeye devam ediyordu. Bir süre sonra o da yanlışını fark etti, kokain üzerine yazmaktan ve reçete etmekten vazgeçti. Kokain sanki hayatında hiç olmamış gibi yapmayı tercih etti.

Kokain meselesi büyük bir krize dönüşmemiş ve Freud da Paris’te altı aylık bir burs kazanmıştı. O dönemde psikiyatri ve nörolojinin ünlü ismi Jean Martin Charcot’un yanına gitti. 29 yaşında zamanın en önemli psikiyatri kliniklerinden Salpetriere’e geldiğinde Charcot da histeri üzerine çalışıyordu. Felçten konuşma bozukluklarına kadar birçok bedensel rahatsızlığın ruhsal kökeni olup olamayacağını araştırıyordu. Günümüzde Batı’da artık pek gözükmese de o zamanlar oldukça sık gözüken bir hastalıktı ve neredeyse bir moda tanı haline gelmişti. Kentsoylu ailelerin kızlarında da çok sık görülüyordu.

Charcot’nun zamanına kadar histerinin sinir sisteminin işlevsel bir bozukluğu olduğu düşünülüyordu. Antik çağlardan beri var olan inanç hâlâ geçerliliğini koruyor gibiydi ayrıca; ‘histera’, yani rahmin herhangi bir bozukluğu olarak da görülüyordu ve bu nedenle de yalnızca kadınlarda olduğu var sayılıyordu. Oysa Fransız hekimler daha seyrek de olsa erkeklerde de görüldüğünü tespit etmişlerdi. Cinsel tatminsizliğin histeriye neden olduğu da başka bir yaygın kanıydı.

Carchot hipnozla histeriyi iyileştirdiğini iddia ediyordu. Hatta büyük kalabalıklar önünde histerik kadınları hipnotize ediyor, tedaviyi bir şova dönüştürüyordu. Durumdan oldukça etkilenen Freud çalışma alanını bulmuştu. Ruhsal hastalıkların tanı ve tedavisiyle uğraşacaktı.

Viyana’ya dönüşte ilk iş Charcot’nun eserlerini Almancaya çevirmeye başladı. 15 Nisan 1886’da Berggasse 19’da muayenehanesini açtı. 1939 yılında İngiltere’ye zorunlu göçüne kadar çalışacağı ve yaşayacağı yerdi burası. Psikanalizin ve altı çocuğunun doğduğu ev.

13 Eylül 1886’da Martha’yla evlendiler. Tanrısız bir Yahudi olarak tanımlardı Freud kendini, karısıysa inancına hep sadık kaldı.

Kendi rüyalarını analiz etmeye başladığı 1895 yılı Freud için çok önemliydi. “Otoanaliz” olarak adlandırdığı bu süreç 1897 yılında başladı. İlk gerçek psikanalitik eser olarak görülen ‘Rüyaların Yorumu’ da 1900 yılında yayınlandı. Bu yıllarda sayısız fikir vardı Freud’un aklında, belli ruhsal hastalıklar için uygun bir psikolojik teori geliştirmeye çalışıyordu. ‘Klasik’ tıp ona pek zevk vermiyordu. Bu teorileştirme çabaları da hayatını zorlaştırmaktan öteye gitmiyordu. “Psikoloji bulmaca gibi,” diye yazıyordu bir mektubunda, “Bovling oynamak ya da sünger çıkarmak çok daha sağlıklı.” Kim karşı çıkabilirdi ki bu görüşe.

Tasavvur ettiği psikoloji doğa bilimleri içinde kalmalı, fizyolojik olarak açıklanabilir olmalıydı. Gelecekte bütün psikolojinin fizyolojiye indirgenebileceğini ummak istiyordu. Nöroz olarak adlandırdığı ruhsal bozuklukların kökeninin cinsel sorunlar olduğuna inanıyordu. Nöroz terimi ilk olarak 1776 yılında İskoç hekim W. Cullen tarafından kullanılmıştı. Kastedilen, fiziksel nedeni bulunamayan ve bu nedenle ruhsal olduğu düşünülen sinirsel bozukluklardı.

Histeri nöroz olarak adlandırılan hastalıkların en fazla araştırılmış olanıydı o güne dek. Freud da histeri üzerine yoğunlaşıyordu. Histerik tablolar olarak en çok, fiziksel bir nedeni olmayan görme bozuklukları, ağrılar ve kısmi felçler göze çarpıyordu. Freud histerinin kökeninde tiksinti ve korku dolu cinsel yaşantıları, özellikle de cinsel travmaları görüyordu. Bu açıklama modeli çerçevesinde özellikle bilimsel çevreleri oldukça rahatsız edecek olan ‘istismar teorisi’ni öne çıkarıyordu. Bu teoriye göre histerik hastalar ağır cinsel istismar kurbanlarıydı. Bu travmatik yaşantı çocuklukta ‘unutuluyordu.’ Ergenlikte tekrar anımsanıyor ama derhal bastırılıyordu. Bastırılan yaşantı o kadar da güçsüz değildi ama; kişiyi bilinçdışından etkiliyor ve bir semptomun ortaya çıkmasına neden olabiliyordu, örneğin görme bozukluğu. Bir dönüştürme (konversiyon) söz konusuydu, ruhsal acı fiziksel bir belirtiye dönüşüyordu. Freud’a göre en sık olarak babalar, bunun yanında anneler, bakıcılar, büyük kardeşler ve öğretmenler suçlu adayı olarak baş şüphelilerdi.

Freud psikanaliz terimini ilk olarak 1896 yılında bu konudaki yayınlarda kullandı ve psikanalistin çabalarını arkeoloğun yaptıklarıyla karşılaştırdı. Arkeolog nasıl taş parçalarından geçmişi anlamaya çalışıyorsa, psikanalist de bölük pörçük rüya kırıntılarından bilinçdışını aydınlatmaya çalışıyordu.

Freud böylece bir nöroz teorisi ortaya koymuş oluyordu. Bütün nörozlar çözülmemiş cinsel çatışmalara dayanıyordu; bastırılmış olan kendini nörotik belirti olarak dışa vuruyordu. Freud öncelikle ikiye ayırıyordu nörozları: Aktüel nörozlar, psikonörozlar. Aktüel nörozlar güncel olaylardan, normal olmayan cinsel davranışlardan kaynaklanıyordu. Normal cinsel davranış Freud’a göre herhangi bir korunma söz konusu olmadan yaşanan heteroseksüel ilişkiydi. Freud mastürbasyonu da ‘coitus interruptus’u da (erkeğin doğum kontrolü için dışarı boşalma yöntemini uygulaması) sağlıksız buluyordu. Mastürbasyon “temel bağımlılık”, “temel günah”tı.

Bu Ortodoks Yahudi inancıydı aslında. Kendisini ateist bir Yahudi olarak tanımlayan Freud cinsellikte tutucu bir Yahudi gibi davranıyordu. Bu nedenle de, evlendikten sekiz yıl sonra altı çocuğu olmuştu. ‘Coitus interruptus’u erkeğin nörotik olmasına neden olduğunu düşündüğünden uygulamıyor, başka herhangi bir doğum kontrol yöntemine de karşı çıkıyordu. Altıncı çocuktan sonra çözümü, 40 yaşında cinsellikten tamamen vaz geçmekte buldu. O sıralardaki tek dostu, sırdaşı Fliess’e yazdığı mektupta bu konu hakkında şöyle diyordu: “Ben artık ölü bir erkeğim. Cinsellik bitti, ben de yaşamıyorum.”

Freud’a göre aktüel nörozlar psikanalitik olarak tedavi edilemezlerdi. Aktüel nörozun tedavisi kişinin tekrar sağlıklı ve düzenli bir cinsel hayata kavuşmasıydı. Ama onun bu dar normal cinsellik tanımı içinde nörotik olmamak da zordu. Hele püriten ahlakın baskın olduğu 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı Viyanasında.

Devam edecek…

 

 

 

 

, , ,
Alper Hasanoğlu
Alper Hasanoğlu Hakkında

Alper Hasanoğlu 1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'nin ardından Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. İki yıl Çorlu Devlet Hastanesi'nde görev yaptıktan sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Fizyoloji ihtisası yaptı. Ardından İsviçre’de Basel Üniversitesi'nde psikiyatri ihtisası yaptı ve yine Basel Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2010 yılında Türkiye'ye dönerek kurmuş olduğu TherapiaGroup çatısı altında ekibiyle birlikte klinik çalışmalarına devam etmektedir. Yazarın Remzi Kitabevi’nden yayınlanmış Bir Terapistin Arka Bahçesi, İlişkilerin Günlük Hayatı ve Çocuklarda Rezilyans isimli üç kitabı ve Doğan Kitap'tan yayınlanmış Aşkın Halleri adlı bir kitabı bulunmaktadır. 2009-2016 tarihleri arasında Radikal (gazete)'de köşe yazarlığı yapan Hasanoğlu, ayrıca Milliyet, Duvar ve Diken’de köşe yazarlığı yaptı. Alper Hasanoğlu iki çocuk babasıdır.

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir