Blog

17 Ekim 2017

Haz ve Bağlanma

Yirminci yüzyılın başında Freud’un nörozun kökenini açıklama biçimi gerçek bir devrimci hareketti. Tutucu, ortodoks bir Hristiyan-Yahudi kültürü içinde, özellikle kadının sıkışmışlığının nedenlerini çok iyi anlıyor ve anlatıyordu psikanaliz. Travmayı ve hazzı, daha doğrusu sağlıklı olarak yaşanamayan cinsel hazzı odak noktasına alarak yapılan açıklamalar Viyana tıp çevrelerinin buz kesmesine neden olmuş, Freud’un iddiaları başlangıçta tam bir sessizlikle karşılanmıştı. Kapalı kapılar ardında ise onu ahlaksızlıkla suçluyorlardı. Evet ahlaksızlıkla ve ihanetle hatta.

Çünkü nörozun oluşumunu cinselliğin sağlıklı yaşanmıyor, baskılanıyor olmasına bağlıyordu Freud. Yani temel ruhsal ve duygusal gereksinimlerimizin en başına cinsel hazzı koyuyordu. Abarttığı nokta, yalnızca cinsel haz demesiydi, bu da tepkilerin çok olmasına neden oldu.

Bu yazının konusu olmayan cinsel tacize bağlı travma meselesini çok az vurgulayarak geçmek istiyorum. Önemsiz olduğu için değil, bugün başka bir konuya odaklandığım için.

İddiasından vazgeçti

Freud kadındaki histeriyi çocuklukta yaşanmış aile içi cinsel tacize bağlıyordu başlangıçta. Bunu da üniversitede verdiği konferanslarda böyle anlattı. Ama o kadar çok histeri vakası vardı ki. Bu da bir sürü tacizci erkek ve baba demekti. Bu tespit, erkeklerin hüküm sürdüğü üniversite çevrelerini oldukça rahatsız etti. Freud da bir süre sonra bu iddiasından vazgeçip bu taciz yaşantılarını, histerisi olan kadınların çocukluklarındaki cinsel fanteziler olarak açıklamayı tercih etti. Travma açıklamasında kalınmış olsaydı, psikoterapi çok daha farklı bir gelişim gösterecekti bugün ama bu tren kaçtı artık.

Biz konumuza dönelim. Evet, psikanaliz cinsel hazzın sağlıklı bir şekilde yaşanmasının en önemli ruhsal ve duygusal gereksinim olduğunu söyleyerek kültürel bir devrime imza attı. Ama bu hep böyle devam etmedi. Bu iddia zamanla bir kenara bırakıldı. Güvenli bağlanma, bağımlı olmama anlamında bağımsızlık, kendilik değeri gibi gerçekten önemli gereksinimler cinsel hazzın önüne kondu. Haz daha geniş bir perspektifle tanımlandı ve cinsel haz yalnızca haz almanın bir türü olarak görülmeye başlandı. Sublimasyon, yani cinsel enerjinin daha entelektüel ve toplumca kabul edilebilir alanlara kaydırılması önemli bir araç oldu insanın cinsel hazzının kontrol edilmesi ve denetlenmesi için.

Ne de olsa psikoloji toplum polisi olarak işlev görmeye oldukça alışkındı. Ne demek mi istiyorum bununla? Şöyle açıklayayım; dünyanın her yerinde iktidarlar zaman zaman psikolojiyi insanları hizaya sokmak için kullandı, psikiyatri profesyonelleri de buna pek fazla itiraz etmedi.

Güvenli bağlanmak

Konumuza dönersek; toplumun temelinin aile olduğu söylenir. Öyledir de. Ama aile evlilik kurumu ile özdeş olarak düşünülmeye zorlanmıştır son yüzyılda. Oysa evlilik aile olmanın yollarından biridir sadece. Evlilik kurumu, bir kurum olarak ataerkil düzenin devam etmesi ve erkeğin kadın üstündeki baskısının sürmesine hizmet eder esas olarak.

Evlenebilme, çocuk sahibi olma özellikle kadın için toplumsal bir başarı olarak tanımlanıyor ve evlenmemiş, boşanmış kadınlar, hele çocukları da yoksa acınması, üzülünmesi gereken insanlar olarak görülüyor artık. Psikoloji de güvenli bir bağlanmayı temel ruhsal ve duygusal gereksinimlerin en önemlisi olarak tanımlayarak aileyi, dolayısıyla evliliği, güvenli bağlanmayı sağlamanın en önemli ve doğru yolu olarak tespit etmiş oldu. Bunu doğrudan böyle ifade etmemiş de olsa, sonuç bu oldu.

Güvenli bir bağlanmanın önemli bir ruhsal ve duygusal gereksinim olduğunu elbette inkar etmiyorum. Ama güvenli bir bağlanma yaşamamayı olası tüm ruhsal çatışmaların temeline yerleştirmek insan ruhu için ne kadar doğru, pek emin değilim. Bunun böyle yapılması, cinsel hazzın daha çarpık ve gizli doyurulmasına neden olarak, insanları daha mutsuz etmekten başka bir işe de yaramadı. Galiba insan ruhunun huzuruyla uğraşan biz psikiyatr ve psikologlar, cinsel haz meselesini ötekiyle olan ilişkinin en önemli unsuru olarak tekrar tespit etmeye başlamalı ve terapilerimizi bunu göz önünde bulundurarak tekrar biçimlendirmeliyiz.

Alper Hasanoğlu
Alper Hasanoğlu Hakkında

Alper Hasanoğlu 1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'nin ardından Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. İki yıl Çorlu Devlet Hastanesi'nde görev yaptıktan sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Fizyoloji ihtisası yaptı. Ardından İsviçre’de Basel Üniversitesi'nde psikiyatri ihtisası yaptı ve yine Basel Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2010 yılında Türkiye'ye dönerek kurmuş olduğu TherapiaGroup çatısı altında ekibiyle birlikte klinik çalışmalarına devam etmektedir. Yazarın Remzi Kitabevi’nden yayınlanmış Bir Terapistin Arka Bahçesi, İlişkilerin Günlük Hayatı ve Çocuklarda Rezilyans isimli üç kitabı ve Doğan Kitap'tan yayınlanmış Aşkın Halleri adlı bir kitabı bulunmaktadır. 2009-2016 tarihleri arasında Radikal (gazete)'de köşe yazarlığı yapan Hasanoğlu, ayrıca Milliyet, Duvar ve Diken’de köşe yazarlığı yaptı. Alper Hasanoğlu iki çocuk babasıdır.

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir